Yaşadığı yer, iki katlı tıknaz evler ile sırım gibi apartmanların omuz omuza verip sabah akşam denize baktıkları bir sokaktı. Evlerle denizin arasında seyrek bodur ağaçlı, çalı çırpı dolu bakımsız bir yeşilliği olan güzel bir sokaktı bu. Bu bakımsız yeşillik, çakıl taşları ve kıyıya vurmuş, güneşten sararmış yosunlarla kaplı dar bir sahille denize ulaşıyordu. Bu güzelliğine rağmen tuhaf bir şekilde kentliler tarafından unutulmuş, gözden kaçmış ya da hafızalardan silinmiş bir sokaktı.Sokağın sakinleri dışında, bazen bir kaç sevgili gelip sahil boyunca yürürler ve geldikleri gibi de giderlerdi. Oturacak ne bank vardı ne de kıyıda kaya parçacıkları… Çıplak bir sahildi sokak boyunca… Evlerin pencereleri ensenizde insan gözleri gibi dururdu sanki; ne öpüşüp koklaşabilirdiniz sevdiğinizle ne de -diyelim yalnızsanız- burnunuzu karıştırabilirdiniz. (Kaldı ki çıkardığınızı süreceğiniz gizli saklı bir yer bile yoktu, bu yüzden de çöküp taşlarla oynar gibi yapmanız gerekirdi ki, ensenizdeki gözler bu numarayı yutmazdı, ayağı takılmış da düşmüş numarası yapsanız ve bu sayede parmağınızdaki emaneti usulca bir taşa bırakacak olsanız, iyi rol yapamama ve iyice komik duruma düşme riskini de almanız gerekirdi ve ayrıca "git şuradaki bakkaldan bir selpak al gözünü seveyim yaa, neler düşünüyosun, ne boş adamsın" denecek adam olurdunuz. İşte belki bu gibi sebeplerdendi buradaki deniz manzarasına pek rağbet edilmemesi…)
Sokağın yukarısı askeriye kampının dikenli tellerinde bitiyordu. Sokağın bakkalı, askeriye kampına en yakın, en sondaki 4 katlı apartmanın altındaydı ve manav ise bakkalla denizin arasında sırtını tel örgülere yaslamış prefabrik bir dükkândı. İkisinin arasında bir küçük masa ve iki taburelik bir aralık vardı. o aralıkta bakkalcıyla manavcı havanın güzel olduğu günlerde tavla müsabakaları yaparlardı.
Sokağın ve sahilin aşağısı Sakinepaşa Yalısı'yla kapanmıştı. Sakine Paşa Yalısı, kentin Osmanlı döneminden kalma ender tarihi binalarından biriydi. Yıllar önce Çöldeman Belediyesi tarafından restore edilerek alelacele kütüphane haline getirilmişti. Alelaceleydi, çünkü o sıralar kent merkezindeki büyük kütüphanenin arazisi, kamuoyunda çok dikkat çeken şaibeli bir ihale marifetiyle, dünyaca ünlü hipermarket zincircisi firmaya satılmıştı. Hızla boşaltılan büyük kütüphanenin nereye taşınacağı tartışılırken, heybetli ama çürümeye yüz tutmuş Sakinepaşa Yalısı akıllara gelmiş ve bu vesileyle yalı da hayata dönmüştü. Şaibeli ihaleyle çok tepki çeken belediye, yalıyı restore edip kütüphane olarak kente kazandırmakla ayıbını örtmeye çalışmıştı.
Sakine Paşa Yalısı'nın yüksek demir parmaklıklı bahçe duvarı ile omuz omuza vermiş evlerin halaybaşı Arabacı Apartmanının arasındaki dar uzun yol, arkadaki ana caddeye çıkardı. Zamanında belediyenin güdük şehir planlama çalışmalarıyla bütün sokak isimleri, yerlerini kupkuru sayılara bırakmıştı. Fakat her ne hikmetse deniz kıyısındaki bu güzel sokağa numara vermeyi atlamışlardı da sokak hala eski ismiyle kalıvermişti: sakin sokak
Sokağın sakinleri de hakkaten sakin tiplerdi yani. Sakin anne babalar evlerinde sakin çocuklar yetiştirir ve korkmadan sokağa yollayabilirlerdi. Çocuk, hangi pencereden bakılsa görülebilecek yerde olurdu, trafik derdi zaten yoktu. Emekliler, emeklilikleri gereği çoktan sakinlemişlerdi, bir tek yaşlı kadınların asabi köpekleri bozardı sokağın sükunetini ara sıra, kıyıda gezintiye çıktıklarında… Yağmur gibi yalnız yaşayan kadınlar ve erkekler de –herhalde- sakin yaradılışlı tiplerdi; evinde kimin ne yaptığından kime neydi?
İnsan düşünmeden edemiyordu; bütün bunlar tesadüf müydü, yoksa kentin hafıza kaybı sakin sokak adam mı seçiyordu? Belki de insanlar bu sokakta yaşamaya başlayınca sakinliyorlardı…